Parfüm Etiketi
Parfümün biyolojik bir cinsiyeti yoktur. Kadınsı ya da erkeksi ayrımlar; tamamen dönemin moda anlayışına, pazarlama stratejilerine ya da üretim maliyetlerine göre şekillenir. Bugün erkeklere atfedilen notalar geçmişte kadınlar tarafından kullanılmış olabilir ya da gelecekte bunun tam tersi yaşanabilir.
Bu yönüyle koku ile topuklu ayakkabı arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır. Vaktiyle erkeklerin statü sembolü olan topuklu ayakkabılar, zamanla kadın modasının parçası olmuştur. Ancak asıl büyüleyici bağ; topuk sesleri ya da ortamda hissedilen kokunun, "buradayım" diyen o ortak soyut gücüdür.
Parfümün geniş kitlelerce kullanımı Sanayi Devrimi sonrasına dayanır; öncesinde yalnızca zenginlerin ulaşabildiği pahalı bir emtiaydı. 19. yüzyıla kadar inşa edilen evlerin çoğunda banyo bulunmuyordu; bu nedenle evlerde düzenli yıkanma alışkanlığından söz edilemezdi.
Sabun kullanımı bugünkü gibi yaygın değildi; şampuan ve diş macunu ise henüz bugünkü formlarına kavuşmamıştı. Bu koşullar altında parfüm, sosyal çevrede etki bırakmak ama öncelikle baskın şekilde istenmeyen kokuları örtmek amacıyla kullanılmıştır.
Tütsü kullanımından çok sonra, bugünkü formuna yakın olarak ortaya çıkan ilk parfümler; yalnızca cilde değil, çoğunlukla boyunda taşınan aksesuarlara ya da kıyafetlere de sürülerek kullanılmıştır. Parfüm ile kumaş arasındaki bu yakınlık, dilde de ilginç bir iz bırakmıştır: 'Eau de toilette' ifadesindeki Fransızca 'toilette', kumaş anlamına gelen 'toile' sözcüğünden türemiştir. Kadınların giydiği tuvaletler ve resim sanatındaki tuval de aynı kökten gelir. Kelime zamanla giyinip hazırlanma ritüelini ifade etmeye başlamıştır. Bu nedenle eau de toilette, sanıldığı gibi tuvalet suyu değil, hazırlanırken kullanılan kokulu sudur.
Parfümün kullanım amacındaki bu tarihsel zemin, 20. yüzyılın başlarında, refah düzeyi yüksek ülkelerde kişisel bakım ürünlerinin yaygınlaşmasıyla değişmeye başladı. Kötü kokuyu bastırma gereksinimi azalırken, sosyal ortamlarda dikkat çekme amacı daha çok öne çıktı.
Ancak günümüzde hijyen standartlarının (deodorant, diş macunu, duş jeli vb.) en üst düzeye ulaşması ve sosyalleşme mesafelerinin kısalmasıyla, parfümün kullanım biçimi bir kez daha evrildi. Geçmişte uzaktan olumlu bir etki yaratan buram buram kokmak, günümüzdeki bu yakın temas durumunda irite edici bulunarak imaj kaybına dönüşebilmektedir.
Mesafeye bağlı statü algısının tersine dönmesine mimaride de rastlanır. Asansör yaygınlaşmadan önce üst katlar, merdiven zahmeti yüzünden yoksullara; erişimi kolay alt katlar zenginlere aitti. Her iki örnekte de mesafe faktörü, statü algısının değişimini dolaysız etkilemiştir.
Jean-Paul Sartre’ın “L’enfer, c’est les autres” yani “Cehennem başkalarıdır” sözüne atıfla; kokumuz yüzünden başkalarının ne düşündüğünü dert etmek, bize küçük bir cehennem yaşatabilir. Peki, bu cehennemi yaşamamak için yoğun parfüm kullanmak durumu cennete çevirir mi? Hayır. Çünkü koku tıpkı ışık gibidir: Hem zifiri karanlık hem de göz alan parlak bir ışık; her ikisi de rahatsız eder. Bunun yerine, romantik bir restoranın loş ışığını hayal edin. Sosyal ortamlardaki kokunuzun da işte bu çizgide, "grilerde" kalmasını hedefleyin.
Bu davranışın sadece nezaket değil, aynı zamanda bir zekâ göstergesi olduğunu düşünüyorum. Bunu, yağmurlu havada yayaları ıslatmamak için yavaşlayan şoförlerin davranışına benzetiyorum. Zira onların arasında, vaktiyle yaya iken ıslanmış ve gaza basmamayı ıslanarak öğrenmiş olanlar vardır. Toplumsal refleksler de işte bu tecrübelerle gelişir. Bu hassasiyetin temelinde empati ve burun yorulması gerçeği yatar. Umarım aynı farkındalığı, ileride müziğin sesi dışarı taşacak seviyeye geldiğinde kapı ve pencereleri kapatma nezaketinde de görürüz.
Bu düşüncelerden yola çıkarak parfümü aracısız tene uygulama alışkanlığını sorgulamalıyız. Kanaatimce bu, cilt hassasiyeti yaratma potansiyeli olan bir metottur. Yukarıda değindiğim gibi gelişmiş hijyen rutinlerimiz sayesinde tenimizin istenmeyen doğal kokusunun ortaya çıkması artık çok zor. Böylesine temiz bir zeminde kokuyu biz ve çevremiz arasında en sağlıklı, kalıcı ve ekonomik şekilde taşıyacak olan mecra artık tenimiz değil kıyafetlerimizdir. Çünkü tekstil elyafları kokuyu tene kıyasla çok daha uzun süre hapseder.
Uzun zamandır Véronique esanslarını kendi zevkime göre harmanlayıp tenime değil, cam bir damlalık ya da pamuklu çubuk yardımıyla ceket, kazak ve gömlek gibi koyu renkli kıyafetlerin tenimle doğrudan temas etmeyecek, leke yapsa dahi görünmeyecek dış yüzeylerine sürüyorum. Esans tamamen kuruduktan sonra giyiniyorum. Aslında bu, yukarıda değindiğim gibi kokunun asırlar boyu süren geleneksel kullanım şeklidir. Aldığım geri dönüşlerden son derece memnunum.
Böylece hem tenimde gereksiz bir kozmetik yükü oluşturmuyor hem de çok daha az miktarla, daha ekonomik ve etkili sonuç alıyorum. Üstelik kıyafetlerime sinen esans sayesinde dolaplarımın içi de harika kokuyor. Ayrıca kendi imza kokumu da yaratmış oluyorum. Bu fikrimin çok radikal olduğunun farkındayım; ancak niş ortam esansları tene sürülmüyorsa, ortam kokusu ile kişisel parfüm arasında keskin bir ayrıma gitmenin gereksiz olduğunu düşünüyorum. Madem bir imza koku hayal ediyoruz, evinize ya da arabanıza sinen o koku, pekâlâ kıyafetlerinizle gittiğiniz her yere taşınabilir. Bu yöntem ürün etiketindeki kullanım talimatlarının dışındadır; burada yalnızca kişisel deneyimimi paylaşıyorum.
Kahve kültürünün kısa süre içinde ikinci nesilden nitelikli üçüncü nesle evrilmesi gibi, koku algısı da benzer bir dönüşümün eşiğindedir. Tüketiciler kahve çekirdeğinin kökenine ve sunduğu özel lezzet profillerine nasıl titizlikle odaklanıyorsa, ortam kokulandırmasında da yakın gelecekte niş esanslar sayesinde aynı seçicilik çizgisi oluşacaktır. Özellikle kişilerin niş esansları harmanlayıp kendi imza kokularını evlerinde dahi yaratma imkânına sahip olduğunu keşfetmesi, bu sektörü ve evlerdeki ambiyans çıtasını inanılmaz bir hızla yukarıya taşıyacaktır.
İlk bakışta benzer görünseler de koku adaptasyonu (burun yorulması) nedeniyle kişisel parfüm, kendimizden ziyade başkalarını etkilemek için kullandığımız bir araçtır. Oysa ortam kokusu, hem bizi hem de çevremizi etkisi altına alma gücüne sahiptir.
İmza koku kavramının, olanaklar elverdiği sürece neden tek bir seçenekle sınırlandırılması gerektiğini de sorgulamalıyız. Biyolojik açıdan bakıldığında, birkaç farklı karakteristik kokuya sahip olmanız, muhatabınızda bir koku algılama sorunu yaratmaz. Aksine, ortamdaki bu durum ziyaretçiniz için etkileyici bir zenginliktir.
Sonuç olarak, toplumların sosyal yaşamdaki özgürlük düzeyi, koku kullanma davranışlarını direkt etkiler. Öte yandan, bireylerin hiç koku kullanmama ya da aşırı koku sürünme dürtüsünün, sosyoloji ve psikiyatri alanlarında incelenmesi gereken önemli başlıklar olduğunu düşünüyorum.
Gösteriş, ruh fakirliğinin aynasıdır.
Parfüm Etiketi
Parfümün biyolojik bir cinsiyeti yoktur. Kadınsı ya da erkeksi ayrımlar; tamamen dönemin moda anlayışına, pazarlama stratejilerine ya da üretim maliyetlerine göre şekillenir. Bugün erkeklere atfedilen notalar geçmişte kadınlar tarafından kullanılmış olabilir ya da gelecekte bunun tam tersi yaşanabilir.
Bu yönüyle koku ile topuklu ayakkabı arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır. Vaktiyle erkeklerin statü sembolü olan topuklu ayakkabılar, zamanla kadın modasının parçası olmuştur. Ancak asıl büyüleyici bağ; topuk sesleri ya da ortamda hissedilen kokunun, "buradayım" diyen o ortak soyut gücüdür.
Parfümün geniş kitlelerce kullanımı Sanayi Devrimi sonrasına dayanır; öncesinde yalnızca zenginlerin ulaşabildiği pahalı bir emtiaydı. 19. yüzyıla kadar inşa edilen evlerin çoğunda banyo bulunmuyordu; bu nedenle evlerde düzenli yıkanma alışkanlığından söz edilemezdi.
Sabun kullanımı bugünkü gibi yaygın değildi; şampuan ve diş macunu ise henüz bugünkü formlarına kavuşmamıştı. Bu koşullar altında parfüm, sosyal çevrede etki bırakmak ama öncelikle baskın şekilde istenmeyen kokuları örtmek amacıyla kullanılmıştır.
Tütsü kullanımından çok sonra, bugünkü formuna yakın olarak ortaya çıkan ilk parfümler; yalnızca cilde değil, çoğunlukla boyunda taşınan aksesuarlara ya da kıyafetlere de sürülerek kullanılmıştır. Parfüm ile kumaş arasındaki bu yakınlık, dilde de ilginç bir iz bırakmıştır: 'Eau de toilette' ifadesindeki Fransızca 'toilette', kumaş anlamına gelen 'toile' sözcüğünden türemiştir. Kadınların giydiği tuvaletler ve resim sanatındaki tuval de aynı kökten gelir. Kelime zamanla giyinip hazırlanma ritüelini ifade etmeye başlamıştır. Bu nedenle eau de toilette, sanıldığı gibi tuvalet suyu değil, hazırlanırken kullanılan kokulu sudur.
Parfümün kullanım amacındaki bu tarihsel zemin, 20. yüzyılın başlarında, refah düzeyi yüksek ülkelerde kişisel bakım ürünlerinin yaygınlaşmasıyla değişmeye başladı. Kötü kokuyu bastırma gereksinimi azalırken, sosyal ortamlarda dikkat çekme amacı daha çok öne çıktı.
Ancak günümüzde hijyen standartlarının (deodorant, diş macunu, duş jeli vb.) en üst düzeye ulaşması ve sosyalleşme mesafelerinin kısalmasıyla, parfümün kullanım biçimi bir kez daha evrildi. Geçmişte uzaktan olumlu bir etki yaratan buram buram kokmak, günümüzdeki bu yakın temas durumunda irite edici bulunarak imaj kaybına dönüşebilmektedir.
Mesafeye bağlı statü algısının tersine dönmesine mimaride de rastlanır. Asansör yaygınlaşmadan önce üst katlar, merdiven zahmeti yüzünden yoksullara; erişimi kolay alt katlar zenginlere aitti. Her iki örnekte de mesafe faktörü, statü algısının değişimini dolaysız etkilemiştir.
Jean-Paul Sartre’ın “L’enfer, c’est les autres” yani “Cehennem başkalarıdır” sözüne atıfla; kokumuz yüzünden başkalarının ne düşündüğünü dert etmek, bize küçük bir cehennem yaşatabilir. Peki, bu cehennemi yaşamamak için yoğun parfüm kullanmak durumu cennete çevirir mi? Hayır. Çünkü koku tıpkı ışık gibidir: Hem zifiri karanlık hem de göz alan parlak bir ışık; her ikisi de rahatsız eder. Bunun yerine, romantik bir restoranın loş ışığını hayal edin. Sosyal ortamlardaki kokunuzun da işte bu çizgide, "grilerde" kalmasını hedefleyin.
Bu davranışın sadece nezaket değil, aynı zamanda bir zekâ göstergesi olduğunu düşünüyorum. Bunu, yağmurlu havada yayaları ıslatmamak için yavaşlayan şoförlerin davranışına benzetiyorum. Zira onların arasında, vaktiyle yaya iken ıslanmış ve gaza basmamayı ıslanarak öğrenmiş olanlar vardır. Toplumsal refleksler de işte bu tecrübelerle gelişir. Bu hassasiyetin temelinde empati ve burun yorulması gerçeği yatar. Umarım aynı farkındalığı, ileride müziğin sesi dışarı taşacak seviyeye geldiğinde kapı ve pencereleri kapatma nezaketinde de görürüz.
Bu düşüncelerden yola çıkarak parfümü aracısız tene uygulama alışkanlığını sorgulamalıyız. Kanaatimce bu, cilt hassasiyeti yaratma potansiyeli olan bir metottur. Yukarıda değindiğim gibi gelişmiş hijyen rutinlerimiz sayesinde tenimizin istenmeyen doğal kokusunun ortaya çıkması artık çok zor. Böylesine temiz bir zeminde kokuyu biz ve çevremiz arasında en sağlıklı, kalıcı ve ekonomik şekilde taşıyacak olan mecra artık tenimiz değil kıyafetlerimizdir. Çünkü tekstil elyafları kokuyu tene kıyasla çok daha uzun süre hapseder.
Uzun zamandır Véronique esanslarını kendi zevkime göre harmanlayıp tenime değil, cam bir damlalık ya da pamuklu çubuk yardımıyla ceket, kazak ve gömlek gibi koyu renkli kıyafetlerin tenimle doğrudan temas etmeyecek, leke yapsa dahi görünmeyecek dış yüzeylerine sürüyorum. Esans tamamen kuruduktan sonra giyiniyorum. Aslında bu, yukarıda değindiğim gibi kokunun asırlar boyu süren geleneksel kullanım şeklidir. Aldığım geri dönüşlerden son derece memnunum.
Böylece hem tenimde gereksiz bir kozmetik yükü oluşturmuyor hem de çok daha az miktarla, daha ekonomik ve etkili sonuç alıyorum. Üstelik kıyafetlerime sinen esans sayesinde dolaplarımın içi de harika kokuyor. Ayrıca kendi imza kokumu da yaratmış oluyorum. Bu fikrimin çok radikal olduğunun farkındayım; ancak niş ortam esansları tene sürülmüyorsa, ortam kokusu ile kişisel parfüm arasında keskin bir ayrıma gitmenin gereksiz olduğunu düşünüyorum. Madem bir imza koku hayal ediyoruz, evinize ya da arabanıza sinen o koku, pekâlâ kıyafetlerinizle gittiğiniz her yere taşınabilir. Bu yöntem ürün etiketindeki kullanım talimatlarının dışındadır; burada yalnızca kişisel deneyimimi paylaşıyorum.
Kahve kültürünün kısa süre içinde ikinci nesilden nitelikli üçüncü nesle evrilmesi gibi, koku algısı da benzer bir dönüşümün eşiğindedir. Tüketiciler kahve çekirdeğinin kökenine ve sunduğu özel lezzet profillerine nasıl titizlikle odaklanıyorsa, ortam kokulandırmasında da yakın gelecekte niş esanslar sayesinde aynı seçicilik çizgisi oluşacaktır. Özellikle kişilerin niş esansları harmanlayıp kendi imza kokularını evlerinde dahi yaratma imkânına sahip olduğunu keşfetmesi, bu sektörü ve evlerdeki ambiyans çıtasını inanılmaz bir hızla yukarıya taşıyacaktır.
İlk bakışta benzer görünseler de koku adaptasyonu (burun yorulması) nedeniyle kişisel parfüm, kendimizden ziyade başkalarını etkilemek için kullandığımız bir araçtır. Oysa ortam kokusu, hem bizi hem de çevremizi etkisi altına alma gücüne sahiptir.
İmza koku kavramının, olanaklar elverdiği sürece neden tek bir seçenekle sınırlandırılması gerektiğini de sorgulamalıyız. Biyolojik açıdan bakıldığında, birkaç farklı karakteristik kokuya sahip olmanız, muhatabınızda bir koku algılama sorunu yaratmaz. Aksine, ortamdaki bu durum ziyaretçiniz için etkileyici bir zenginliktir.
Sonuç olarak, toplumların sosyal yaşamdaki özgürlük düzeyi, koku kullanma davranışlarını direkt etkiler. Öte yandan, bireylerin hiç koku kullanmama ya da aşırı koku sürünme dürtüsünün, sosyoloji ve psikiyatri alanlarında incelenmesi gereken önemli başlıklar olduğunu düşünüyorum.
Gösteriş, ruh fakirliğinin aynasıdır.